Ekmek ve hürriyet kavgasında Tahir çetin idi, Ali Faik mahir – Metin Özuğurlu

9 Temmuz Cuma günü sabahı Türkiye’de ekmek ve hürriyet kavgası verenlerin yürekleri dağlandı, öfkeleri daha da kabardı; bilinçlerini ve ruhlarını sermaye düzenine teslim etmeyen iki madenci işçi önderi, Tahir Çetin ve Ali Faik İnter, yoğun bir hak mücadelesi sonrası Ankara’dan Soma’ya dönerken trafik kazasında yaşamlarını yitirdiler.

Tahir Çetin Bağımsız Maden İşçileri Sendikasının Genel Başkanı idi; Ali Faik ise aynı sendikanın cevval işçi önderi. Sendika web sayfasında hem her iki işçi önderine ait hem de onlar hakkında çokça yazılı görsel belge mevcut. Bu yazının başlığı da bu belgelerden türedi; her iki işçi önderinin adlarıyla örtüşen devrimci karakterleri hakkında bu belgeler çok şey anlatıyor.

Madenci işçi önderleri hakkında öğrendiklerimiz, bizi, sendikacı kimdir, neye benzer, sorularıyla başbaşa bırakıyor. Tahir Çetin hakkındaki yazılarda da, O’nun bildiğimiz sendika başkanlarına hiç benzemediği vurgusu ortaklaşa paylaşılıyor. Ayrıksı olan Tahir Çetin tarzı sendika genel başkanlığı mıdır? Sendika aktivizmini Ali Faik İnter gibi sürdürmek mi sıra dışıdır? İçinde bulunduğumuz zaman kesitinde bu sorulara kolayca “evet” demek mümkündür. Ancak yanıtları sendikacılık tarihi içinden çekip çıkarmak gerektiğinde, asli olanlar ile aykırı olanların yer değiştirdiğini görmek, şaşırtıcı olmayacaktır. Şöyle ki…

19. yüzyılda modern sendikacılık hareketinin kurucuları, zanaat kökenli işçiler idi; üretim sürecinin bütünlüklü bilgisine sahip, hammadde temini, mamul mal pazarlaması gibi işlemlere hakim, okur-yazar, hesap yapmasını, konuşmasını bilir bu işçiler, genellikle bulundukları bölgelerin kanaat önderi konumunda idiler. Birinci Enternasyonal’i kuranlar da, Marks’ı Marksist yapanlar da bu özelliklere sahip işçilerdi. Kapitalistler ise sahip oldukları para varlıkları ile üretimde hakimiyet tesis eden ve fakat çoğunlukla üretim faaliyetinin örgütlendiği toplumsallığa ait olmayan, oraya yabancı unsurlardı. Sendikacılık; topluma dışsal/yabancı bir unsur olan sermayeye ve onun tahakkümüne karşı üretici aidiyetin kolektif savunma örgütü olarak ortaya çıkmıştır. 19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra şekillenen sendikacılık akımlarının neredeyse tamamının kapitalizmin sonlandırılması gibi bir hedefe sahip olmaları da bununla ilgilidir.

Sendikacılık hareketi; üretici aidiyetin kolektif temsilinden, ücretli pozisyonun toplu pazarlık örgütüne kendiliğinden ve sorunsuz bir şekilde dönüşmediği gibi, 20. Yüzyılın öyküsü olan bu dönüşüm, ikincisi lehine sonlanmış da değildir. Sendikacılığın sanki evrensel tek biçimi gibi sunulan “ücret sendikacılığı”, esasında, ulusal pazar ölçeğinde işleyen endüstri ilişkileri sisteminin bir ürününden ibarettir. Çünkü ancak iç piyasa yada ulusal piyasa koşullarında ücretli pozisyonun –ki geçici bir sözleşme konumudur- kolektif temsili gerçek bir etkiye sahip olabilmiştir. “Kapitalizmin 30 altın yılı” diye anılan bu dönemi neoliberalizmin emek düşmanı 40 yılı izlemiş, 1980’den bugünlere uzanan zaman diliminde “ücret sendikacılığının” varlık koşulu olan “ulusal pazar” ölçeği yerle yeksan olmuştur. Fiyatların hangi piyasa ölçeğinde belirlendiği hususu, toplu pazarlık mekanizmasının hangi ölçekte işlevsel olacağına da ışık tutacaktır. Üyelerini “ücretli” olarak kavramayı sürdüren sendikaların neoliberal dönemde neden “etkisiz eleman” haline geldikleri, bu noktayla ilgilidir. Ücret fiyatlarının belirlendiği bir iç/ulusal piyasa ölçeği varmış gibi davranan işçi sendikaları, mevcudiyetlerini sadece bir ritüel olarak sürdürmektedir. Tıpkı avcılık kurumu gibi…

Kapitalizmin içinde bulunduğumuz aşaması bakımından, sendikacılık hareketinin üyeleri lehine gerçek bir etki yaratması, üretici aidiyeti esas alan bir sendikacılık pratiği ile ancak mümkündür. İşçi sınıfı bakımından gerçek etkiye sahip bulunan, dolayısıyla geleceği de olan sendikacılık, Tahir başkanlar ile Ali Faiklerin temsil ettiği sendikacılıktır. İşçi sınıfının ritüellerle oyalanacak mecali kalmamıştır.

Birgün